Mahalle Dil Kurumu

 

İçe dönük bir insan olmanın bazı garip halleri var, en belirginlerinden biri de sessiz bir delik arama çabası… Bizlerin belki de diğer insanlardan daha çok ihtiyacı var bu sessizlik olayına, hiç ses olmasın, nefesimi duyayım, dünyanın en muhteşem varlıkları olan çocuklar bile biraz uyusun, tek kalayım, işte uzun bir yazdan sonra minik bir içe dönük şölen var bizim hanede, tek başıma gündüzleri partiliyorum: Ben ve beynim..

kontrol etmeyi hiç denemiyorum, beynimin içinde bir sürü şey dönüp duruyor, sanırım gündemden uzaklaşmak, kaçmak içinde yapıyorum ama iyi geliyor… Denize taş atar gibi mi dersin, yağmurda durmak gibi mi, öyle işte bomboş ve çok dolu…

Her gün bunu iş edinerek 5-10 dakika sessizce oturup bekliyorum, acaba beynim ne çıkaracak bu boşluktan diye, bakın bugün ne geldi…

Çok hayal kuran,hayalci… kelimenin kendisi bile güzel, Türk Dil Kurumu’na göre nötr hatta BENCE pozitif yorumlanabilecek bir anlamı var.

Gel gör ki Mahalle Dil Kurumu’na göre iş öyle değil; hayalperest bayağı bir işe yaramaz anlamında kullanılır aslında.

Falancanın kızı hiç bir işi beceremez, hayalperest bişi o (bişi: insan bile değil manasında olabilir.)

Filancanın oğlu mu? O iş güç derdinde değil, hayallerinin peşinden koşuyormuş, hahahahahah

Bu durum, günümüzün yüksek eğitimli acayip ebeveyleriyle aynı masadaysanız değişir ama: HAYALPEREST değilsinizdir, hayallerinizin peşinden gidersiniz ve bu çok havalı bir şeydir, bütün çocuklar ‘follow your dream’ sloganıyla pompalanır.

Aaa şekerim, hayallerinin peşinden koşsun, başka bir dileğim yok (BİR TEK DİLEĞİM VAR: mutlu ol yeterrrr)

o zaman bu hayalperest negatif, dreamer pozitif bir kelime midir?

Hayır, hayalperestte anlam kaymıştır, hayal kurup gerçekleştirmeye çabalamayan kişiler için daha çok kullanılır ya da mahalledeki teyzeler ssk’sı olmayan işlere iş demedikleri için önemini yitirir.

‘Üniversite diplomasını boşuna mı almış?’

‘sana ne?’

‘yok, başka hayalleri  varmış’

gibi sanal diyaloglarla konunun sağlamasını yapabilirsiniz.

Beyaz yakalı olmayı reddeden herkes hayalperest midir?

İnsan ömrüne kaç meslek sığar?

Hayal ettiğini gerçekleştiremesen bile çabalamak güzel midir?

Çok güzeldir … denedim dersin, olur olmaz.. belki sonra olur, böyle de bir anın olur…

hayalperesti ben Hayali Mehmet Efendi (BİR BEN Mİ TANIYORUM:) ile karıştırmamayı öneriyorum, bayağı dolu bir kelime bence… Kafası çalışan, üreten, kafasında oluşturduğunu hayata geçirmeye gayret eden demek…

Ben  hayalperest miyim?

NEYSE, BAK NE DİCEM…

Su çok güzel gelsene…

ps: sahi başka mahalle dil kurumu kelimeleri bulalım mı? yoruma bekliyorum…

 

Kapağı fena, içeriği harika bir kitap: Montessori Çılgınlığı

ilk kitap yazımı yazmak da bugüne kısmetmiş, var mı orada birileri 🙂 Umarım kendim yazıp kendim okumuyorum… Yok biliyorum okuyorsunuz, teşekkür ederim, siz etkileşime girdikçe daha da çok yazma isteği duyuyorum…

Raife Cebeci çevirisiyle Alfa Yayınlarından çıkmış bir kitap Montessori Çılgınlığı. Trevor Eissler tarafından kaleme alınmış.İlk basımı 2004, ben yeni okudum 2.baskısı piyasada şu an…

Kişisel sayfam olduğuna göre, kişisel yorumlarımı yapmakta özgür olduğumu düşünerek tek gol hakkımı en başta kullanıyorum:

Kitabın adı çok itici geldi bana,i ama maalesef bu gol değil,çünkü orjinalinden bire bir çevrilmiş.Buna rağmen daha naif bir ismi olsaydı diye geçirdim içimden, içeriği zayıf kitapların o sansasyonel başlıklarını çağrıştırdı bana ve tereddüt etmeme sebep oldu .Hele ki bu günlerde Montessori kavramının içine ona ait olmayan ticari bir çok metanın eklendiğini de düşünürsek…

Kapak tasarımı ise benim tek golüm, orjinalinin kapağı kullanılmamış, bence doğru bir tasarım tercihi değil. Çayırlarda özgürce koşan mutlu çocuklar… Zorlama bir kapak, sıkıntılı bir isim benim için…

Gelelim güzelliklere,

Çeviri dili o kadar açıcı, anlaşılır ki, bir çırpıda okudum, hem de keyifle…

Kavramlar, kurallar, terimler basit bir dille kaleme alınmış. Bolca altını çizerek, ünlemlerle, notlarla sakin sakin okudum. Yazanın da, çevirenin de, basanın da elleri dert görmesin.

Montessoriyle tanışmak isterseniz ya da benim gibi bu konuya daha yeni yeni derinlemesine inmek isteyenlerdenseniz, bence iyi bir başlangıç kitabı MONTESSORİ ÇILGINLIĞI.

keyifli okumalar…

 

İddia ediyorum, önümüzdeki 20 yıl içinde yüzmede tüm olimpik madalyalar bizim!

Ben sporcu bir kişiliğe sahip değilim, ama iddiamın arkasındayım. Boş zamanlarımda iki tur koşayım, iki kulaç atayım diye şöyle bir 3 gün heveslenir, 4.gün acaba bugün uyusam mı biraz ya da şu kafamdaki deseni çizsemlerle egzersiz maratonumu ilk 100 metrede bitiririm. 38 yıldır istikrarla spor yapmıyorum, ne spor felsefesinden anlarım, ne antremandan ama dediğim gibi;

Önümüzdeki 20 yıl içinde İstanbul ve Ankara başta olmak üzere birçok güzide şehrimizden olimpik annelerimiz gururla yüzme yarışmalarında çocuklarını alkışlayacak, gözyaşları sel olacak… OLMALI!

Peki geçen gün Maria Montessori’ye edilmesi gereken teşekkür bu durumda kimin hakkı olacak?

Hayır, ne antrenörlerin, ne ana babaların, ne de okulların!

Kahramanca her yere havuzlu, hatta yapay göllü siteler yapan inşaat firmalarının olacak tabii ki! Yoksa bu kadar metreküp su, onca altyapı masrafı, arıtma çalışmaları ve tabii ki verdiğimiz deve yüküyle aidatlara yazık olacak. Bizim havuz küçük o yüzden olimpik uzak ihtimal ama bir il birinciliği hedeflenmesi lazım 60 daireli apartmanımızdan…

Konsept artık bu:

Su akar, tüm kat malikleri salondan bakar…

Her boş arazideki apartman yıkılır, yerine site yapılır, ama ortasındaki yeşil alan yeşil kalmaz, mutlaka akan bir su, yazın kullanılacak bir havuz olmazsa ben o sitenin, apartmanın ortasına tüy dikerim. Bizimki dahil…

 

Ben Ataköy’de doğdum büyüdüm, çok özel örnek bir konut projesidir, hala yemyeşildir, huzur verir. Yürüyüş yolları, mahallelere ait parklar, çarşılar vardır, bence çok iyi bir konsepttir. Hoş artık profil değişmiş, her boş arazisine birileri bir şeyler inşa etme hırsıyla, ihanete çoktan başlanmıştır, huzur batar insanlara, belki de havuz yok ondan mı acaba?

 

Rant kötü şey azizim, beton kötü, görgüsüzlük en kötüsü, Her şeyin ilacı var da sonradan görmeliğin yok. İşte sonradan görmeliğin müteahitlik mesleğindeki yansımasıdır bu havuzlar…

Yoksa hangi aklı başında mimar: İzmir’e Santorini’yi getirir, suyun ortasına da çakma bir yel değirmeni koyar? Ya da Halkalı’ya yapay boğaz inşa edip yalılar yapar? Ankara’ya deniz getiren var, Alaçatı çarşısı kuran var, huzur içinde delirebiliriz…

Mimarlık bu mudur? Bu ise ben neyleyim… Silindir şeklinde binalar yaptı bir adam her şey öyle mi başladıydı… Sahi nerede koptu zincir, Antalya’da yapılan çakma Kremlin sarayıyla mı yoksa? Belki suçlu Las Vegas’ın kendisidir…

Az çoktur ama çok da bazen güzeldir. Art Nouveau güzeldir mesela, Rokoko’da güzeldir, Fransız bahçeleri de güzeldir, su mesela yakışır onlara… Ama ince bir çizgi var algıda, o aşılıp iş çığrından çıkınca, bir yel değirmeni, tonlarca su harcanınca misal, Halkalı’ya boğaz olmaz mesela… nedir sizce o çizgi?

Uyumdur bence, eğer inşa ettiğiniz yapı ya da yapılar topluluğundan dışarı adım attığınızda araba balkabağına dönüşüyorsa, olmaz o iş…

Gelelim suya,

Bu kadar su, havuz, gölet boşa giderse yazık olur, sabah akşam, gece gündüz yüzülse spora katkısı olur, aidatta boşa gitmez, altın madalya da an meselesi!

Hadi yine sapıttım, gidiyorum 🙂

 

Maria Montessori’nin Türk mobilya sektörünü ruhuyla kalkındırması üzerine…

Ben yıllar ilerledikçe konsantrasyon yetimi doğru kullanamamaya başladım, en uygun örnek de şu an yapmam gereken acil başka 3 konu başlığı varken, oturup bu yazıyı kaleme alıyor olmam. Freelance yaşamımın onuncu yılını devirirken artık beynim ayrı bir organizma olarak isyanda ve istesem de yapmam gereken işi öne almama müsaade etmiyor ve sırayı kendisi belirliyor… Kişisel olarak çözmem gereken bir problemim daha olması ne kadar rahatlatıcı 🙂

Sağolsun canım Kadıköy’üm kentsel dönüşümüyle çok sevdiğim mesleğime duyduğum sevgiyi öldürürken, kendime açtığım yeni yollarda bata çıka ilerliyorum. Çocuk gelişimi okumaya başlamak bu yollardan sadece biri; Bir kör sokak da olabilir, ama inanıyorum okunan, öğrenilen her şey insanın ruhunu zenginleştirir, sadece kendin için oku  ve yaz kimse okumasa bile… İşte Montessori ile ilgilenmem de bu sebeple başladı. Ne yalan söyleyeyim; yapım gereği herkesin sevdiği, yücelttiği, sahiplendiği şeylerden hep uzak durdum. Bu konuya karşı da uzun süre mesafeli kalmayı tercih ettim ki; Bir sabah gördüğüm yüz bininci ‘Montessori Yatağı’ ile tavrım değişti…

Yeter dedim! Allah aşkına yeter! Kocaman bir yer yatağı, tepesinde çoğunlukla bağlantı yerleri bile düzgün gönyede birleştirilememiş bir çatı konstürksiyonu ve illaki toplu ışıklar…

Ya dedim, bu kadıncağız bu yatağı çizip kitaba mı koydu, noluo?

Bu yatağa yatınca yavrum sabah ‘dünyanın en uyumlu, özgüvenli, self-controlled çocuğu’ olarak mı uyanacak?

Okumaya başlamam böyle başladı, kitaplarda da, geçen cumartesi katıldığım seminerde de böyle bir yatak çizimi görmedim, ama varsa Maria Montessori tarafından çizlimiş böyle bir yatak; kul hakkı için yollayın mailime…

Çok akıllı, yüce, saygı duyulası bir kadın Maria Montessori, bildiğim kadarıyla İtalya’nın ilk kadın tıp doktoru, tüm fikirlerine katılmasam da, hoş zaten kendisine değişime açık olduğunu ve yılların ihtiyaçları değiştirebileceğini ifade ediyor, mantığı, kuralları hele de o yıllarda söylenince çok anlamlı. Hayran olmamak elde değil…

Peki ya yatak 🙂

Şöyle ifade ediyor Montessori genel anlamda hazırlanmış ortam ile ilgili derdini:

Çocuğa kendi başına kullanabileceği bir ortam vermeliyiz: Kendi küçük lavabosu, kendi açabileceği çekmeceler, kendi kullanabileceği gündelik eşyalar, kendi katlayıp-yayabileceği sevimli bir battaniyenin altında uyuyayacağı küçük bir yatak… Ona, içinde yaşayabileceği ve oynayabileceği bir ortam vermeliyiz; sonra da onun kendi ellerini bütün gün kullanmasını gözlemeli, akşam kendi başına kıyafetlerini değiştirmesini ve kendi başına yatağına uzanmasını sabırla beklemeliyiz.

Kısaca benim anladığım dünyayı onun boyutlarına indirgeyerek, minimum yardımla kendi kendine yetebilmesini sağlamanın önemini vurguluyor, o dev yer yatağından da, yatağın çatısından da sanırım haberi yok ya da varsa da benim haberim yok… İlla ki yer yatağı olması gerektiği sonucunu da çıkaramadım ben, yüksek de olsa yatağa güvenli bir basamakla da  çıkabilir, yeter ki kendi çıkabilsin. Eğer derseniz ki; ‘çocuğum benimle yatmaktan hoşlanıyor o yüzden büyük bir yatağa ihtiyacımız var’ bunu da anlıyorum, bir amaç uğruna mantıklı bir nedenle alınmış bir yatak olur o zaman, komşunun yatağının aynısı olmaz. Yani kısaca bir mobilya bir ihtiyacı karşılamak için alınır, montessori felsefesini eve ithal etmezsiniz, ihtiyacınızı karşılarsınız.

Montessori felsefesinin adı kullanılarak tüm çocuk odalarının tek tip olmasından şahsen hoşlanmıyorum, minimalist ya da mıncık mıncık çocuk odalarından da hoşlanmıyorum. Elle decordan fırlamış chevron duvar kağıtlı siyah beyaz çocuk odaları da çocuğa haksızlık, her yeri çiçek böcekliler de bence ama bu başka bir yazının konusu olsun. Bence en güzeli; çocuğun kendinden bir şeyler katabildiği oda (Tabii lütfen her yıl duvarları boyatmak zorunda kalmayayım, ben yani 🙂  Ama herkes ne isterse onu yapsın, saygı her zaman mevcut.

Bu kadar yazdın kadın, işim gücüm var diyorsun bir de…

Yazdım evet…

Yatak için tüm üreticiler adına Maria Montessorinin ruhunu huzura erdirmek istedim.

Kadının adını kullanarak oluşan sektör en azından bir ‘Rest in Peace’ deyiversin…

Hadi öptüm…

KEYİFLİ BİR ATÖLYENİN ARDINDAN…

 

 

Sömester tatilinin 2.haftası planladığım 2.atölyemi gerçekleştirmenin mutluluğuyla, izlenimlerimi paylaşmak istedim.

Her yeni atölyede çocuklarla ilgili yeni farkındalıklarım oluşuyor ve planladığım atölyeler de bu sayede evriliyor, daha iyi bir yola girdiğimi hissediyorum.

Bu atölyemde 6 erkek çocukla beraber çalıştım, yaşları 6-8 arasındaydı. Tümünün erkek olması çok hoş  bir deneyim oldu benim için, çünkü erkek çocuklarının boyalarla ilgilenmesi, el emeğine ilgi duyması ya da yönlendirilmesi beni umutlandırıyor.

İlk atölyemden bir adım öteye giderek, bu sefer imalat kısmına ufak da olsa çocukları dahil etmeyi planlamıştım, iç güdülerim beni haklı çıkardı ve doğru bir karar verdiğimi ilk 5 dakikada farkettim.

Büzgülü torbaların kurdelelerini geçirmelerini istediğim çocukların hiçbiri çengelli iğne ile kurdele geçirmeyi bilmiyordu ki; bunu tahmin etmiştim.

ama çoğunun düğüm atamadığını görünce şaşırdım. Çengelli iğnenin adını  bilmeyen bir bıdık bile vardı 🙂

(Oğlum o çengelli iğne, ataç değil!)

Onlar kurdele ve çengelli iğne ile debelenirken, benim aklımdan aşağıdakiler ve daha onlarca soru geçti:

  • Neden bu kadar basit şeyleri bilmiyorlardı?
  • yanlarında yapılmadığı için mi?
  • Biz nasıl, ne zaman öğrenmiştik?
  • Yaşam ile ilgili temel becerileri öğretmek yerine, evrensel bilgiye boğduğumuz, o kurstan bu kursa sürüklediğimiz çocuklarımızın, böyle basit bir noktada tıkanması, yetişkin ama özgüvensiz bireylerin tohumları mıydı?
  • Yoksa artık her iş için evde bir çalışanı olan süper müper hiper kariyer sahibi bireylerin dünyasında bir düğmeyi dikebilmek ya da çengelli iğne ile tanış olmak ilkel ve gereksiz bir konu başlığı mıydı?
  • Ve bu sebeplerle mi Survivor insanlara bu kadar inanılmaz geliyordu?
  • Issız adaya düşen ama düğüm atamayan homo sapiens’in tuhaf evrimi…

Tabii ki bu deli sorularımı bu çocuklara sormadım 🙂

Sadece;

Şakalaştık: “İlerde pijamanızın lastiğini, karınıza, sevgilinize,ananıza değiştirtmeyin,rüyanıza girmeyeyim” dedim 🙂 

daha güzel işlerin haberlerini paylaşabilmek dileğiyle seçtiğim fotoları aşağıya iliştiriyorum, daha nicesini yapabilmek umuduyla…

       

Üreten çocuk atölyesi 2

Üreten çocuk atölyelerine devam…

Saffran Cafe Üreten Çocuklar Atölyesi kapsamında çok eğlenceli ve eğitici bir projeniz var!

Kendi tablet torbamızı kendimiz hazırlıyoruz;
Sadece boyamayacağız…
Önce kurdeleyi nasıl geçireceğimizi öğreniyoruz,
Daha sonra İrmiklemusti’nin çizdiği deseni detaylandırıyoruz, balonları süslüyoruz, gökyüzünden kalpler, çiçekler yağdırıyoruz…
Sonra da beraberce boyuyoruz…

Boyarken ne mi öğreniyoruz?
Renkleri birbiriyle karıştırarak 3 renkten onlarca renk yaratmayı öğreniyoruz…
Tasarrufu,

azdan çoğu üretmeyi,

kendi işini kendin yapabilmeyi,

ama en önemlisi;

üretmenin kıymetini…

Hadi +5 yaş kuzunuzu kapıp gelin, çocuklarımız üretmenin insana verdiği hazla erken yaşça tanışsın diye…

 

 

Hadileyengillerden misiniz?

Hadi’lemek…

Hiç hadi demekten fenalık geldiği oldu mu size de?
‘Hadi kızım, servis geliyor!’
‘Hadi sofraya, bak üçüncü çağırışım.’
‘Hadi, dişlerini fırçala da yatalım mustafa.’
Hadi!
Hadii!
Hadiii!
Musti 33.aya kadar konuşmadı 5-6 kelime dışında, beni tanıyanlar nasıl panik olduğumu tahmin ederler ya da bizzat şahit olmuşlardır. Fakat o 5-6 kelimeden biri neydi biliyor musunuz?
Hadi… itiraf etmeliyim çok utanmış, çok çok üzülmüştüm, kafama balyozla vursalar daha iyiydi sanki…

Sonra uzun süre kontrol etmeyi denedim kendimi, fakat ben yapı gereği hızlıyım; bir problemim varsa çözülsün, bir karar verilecekse uzun uzun konuşulsun ama netleşsin isterim ivedilikle. Bekleyemem… otobüsü bile… Durakta beklemek yerine bir gerideki durağa yürüyüp otobüsle buluşmuşluğum çoktur. Bir de kendi işimi hep kendim yaparım, o yüzden herkesten de bekliyorum herhalde… Düzeleyim dedim ama sonra bunun nesi kötü sorusuna tatmin edici bir cevap bulamadım o yüzden aynen devam ediyorum.

İşte kendimden dolayıdır ki; hadiliyorum sürekli… hadi kızım, hadi oğlum, hadi çocuğum…

Hayatı akışına bırakmak gerektiği gerçeğiyle yüzleşiyorum kısa zamandır, artık teslimiyet mi dersin, enerji meselesi mi, bir derin mevzu. Uzun vadeli işler için başaramadım henüz ama kısa vadede karar aşamasında artık dileğimi netleştirip, yaradanın yardımını diliyorum. May the force be with you young skywalker…

Hadilemek iyi değil ama, çocuğa hiçbir faydası olmadığı gibi, yersiz bir sinire strese sebebiyet veriyor, zaten kendi hızı var onun, belki de onun hızını göz önüne alarak daha geniş zamanlar vermek lazım onlara… Kapı önünde ayakkabıya karar vermek de, suluk seçmek de onlar için önemli konular olabiliyor.

Bu nokta da bir anne isyanı olarak iç sesimi bastıramıyorum… Anlayışın da günlük limiti mi olmalı 🙂
1-hadi kızım çorap giy!
2-Bak lütfen!
3-Üçüncü söyleyişim de bu kadar kibar olmayacağım!
4-Bak yeminle alev çıkıcak ağzımdan!

Minnie mouse görse ne der!

Çok kolay ve hızlı bir yenileme çalışmasını sizinle paylaşmak istiyorum bugün: kostümlü balo için eski ayakkabıları minnie mouse ayakkabılarına dönüştürdüm, aslında tüm kostümü de fotoğraflayıp paylaşmak isterim ama öncelikle Irmak’dan izin almam gerek, çünkü artık onun özlük haklarına saygı çerçevesinde ondan onay almadan fotoğraflarını paylaşmıyorum…

gelelim ayakkabılara:

malzeme listesi çok kısa ve öz:

akrilik boya

akrilik verniği

bir parça kırmızılı poplin

varsa elyaf, yoksa pamuk

ve azıcık kırmızı kurdele

 

H&Mden aldığımız ve perişan hale gelen topuklu ayakkabıları (evde giyiyor!) iki kat akrilikle boyadım, kuruduktan sonra da akrilik verniği sürdüm. Sprey vernik olsa daha kolay olurdu, başlığı kırılmış maalesef kullanamadım…

Gelelim büyük fiyonga… Bir parça dikdörtgen şeklinde kırmızı kumaşı küçük bir doldurma boşluğu bırakarak dikdörtgen şeklinde diktim ve az miktarda elyafla şişirdim, siz pamukla da doldurabilirsiniz… Sonra da kırmızı kurdeleyle ortadan boğarak fiyonk yaptım…

 

 

Fiyongu ayakkabıya tutturmak İçin çeşitli yollar var: silikon deneyebilirsiniz ya da saç filketesi ile takıp çıkarılır şekilde kullanabilirsiniz…

Ben evdeki ‘biz’ ile ayakkabıyı deldim. Biz; ucu çok sivri ince bir şiş, evde gerçekten yüksek ve korunaklı bir yerde saklıyorum. Sonra da iğne iplikle delikten geçirerek 350 milyon kere diktim, düşerse yuh diyeceğim…

Tevazu göstermeyeceğim bu sefer, gerçekten efsane oldu;)

Yorumlarınızı görmek için sabırsızlanıyorum:)

 

 

sürekli yazışmalı mıyız?

Yakın bir zamana kadar ben de sürekli yazışıyordum, bu konuda -mış gibi yapamayacağım… sanki dünyayı kurtarıyormuşcasına, iki dakika geç okursam çok şey kaçıracakmışcasına… çoğumuz gibi…

Kendimi kontrol etmeyi öğreniyorum, çalışıyorum ve farkındalığım artıyor. “DİJİTAL EMZİĞİM”le arama mesafe koydum, deve kuşu gibi içine gömdüğüm kafamı gökyüzüne kaldırdım. Hepsi bir süreç, hepimizin bu emzikle yakınlaşmak için kendine göre gerekçeleri var, olacak…

Mesela ben evde küçük bir çocukla 3-4 saat aralıksız oyun oynamış, “neden”le başlayan yüzlerce soru cevaplamış, üstüne çalışmış bir halde akşamı iple çekmiş, o rahatlama anlarını elimdeki telefonla geçirmeyi farketmeden bir ritüel haline getimiştim, getirmişim… sonra okullu çocuklar, daha sakin bir düzenle birlikte, hem gereksinimim azaldı hem de üç paket çikolata yemişte susamış ve artık az yemeye karar vermiş gibi hissettim. iyi mi oldu, çok iyi oldu!

Önce meşhur whatsapp gruplarımı azalttım, çıktığım gruplardaki insanlar bazen hayatımdan çıktı, çünkü sanırım yaptığım ayıp bir şey olarak kabul edildi, belki ukalalık, belki saygısızlık… oysaki tek niyetim SADELEŞMEKti… Daha sade bir hayat, zaten televizyonsuzdum, dijital emziğimi de kontrollü kullanmaya başlayınca, 24 saatimin aslında daha fazla saat olduğunu anladım.

SAPIENS kitabında buna dair çok güzel iki paragraf var, şöyle diyor:

Klasik posta çağında insanlar yalnızca gerçekten söyleyecekleri önemli bir şey olduğunda mektup yazarlardı. Akıllarına gelen ilk şeyi yazmak yerine ne söylemek istediklerini ve bunu nasıl aktaracaklarını önceden dikkatli bir şekilde düşünürlerdi. Bunun sonucunda da, aynı şekilde düşünülmüş bir cevap almayı beklerlerdi …” 

Bense bir gün içinde düzinelerce e-posta alıyorum ve bunların hepsini hızlıca cevaplandırmam gerekiyor. Bu icatları yaparken zaman kazanacağımızı düşünüyorduk, ancak aslında günlerimizi daha endişeli ve kaygılı geçirmemize sebep olacak şekilde hayatın hızını normalin on katına çıkartmış olduk.”

HAYATIN HIZI  konusu ise olayın başka bir boyutu ve tabii ki İLETİŞİM GÖRGÜSÜ… Bir öğretmen gece saat 00.50’de okul sisteminden telefonuma ödev mesajı atabiliyor, sabah 4-5 tane maille uyanabiliyoruz (benim gibi gece çalışanları ayırarak yazıyorum, çünkü çalıştığım insanlara önceden mailleri gece atacağımı bildiriyorum.)

Sabah kalktığında işlenmemiş onca bilgiyle karşılaşan insan beyninin endişe ve kaygı ile çıldırması, önüne geleni azarlaması tuhaf mı? Bence tuhaf olan gece 00.50’de okul sistemine mesaj atmak ve buna bir tek benim delirmem… Peki, ne oldu da gece şu saatten sonra aranmaz durumu bu hale geldi?

ya da, bir adım ötesi…

Ne oldu da, birbirimize söyleyemediklerimizi sosyal medya üzerinden isimsiz laf sokarak söyler olduk? çok merak ediyorum acaba başka ülkelerde de, mesela almanlar almanlara, japonlar japonlara facebooktan laf çarpıyor mu?

hepinizi hasretle kucaklarım,

Artık laf bile çarpmaya gerek duymayan kafadaki ben 🙂

 

 

 

Kendin yap yeni yıl kartları 1

Günaydın ! Yeni yıl ritueline şaşkın penguenle başlayalım mı?

Gece içime yeni yıl coşkusu pompalamak için kalemi (kalem demek haksızlık olur, canım sharpie’leri)  aldım elime ve internette yeni yıl coşkusu arandım desem doğru olacak… Konu yılbaşı, doğum günü olunca ben şaşkın bir “şey”e dönüşüyorum, benim için, belki şaşırtır sizi ama, her gün aynı gibi… Özellikle özel bir kutlama zorlaması varsa o tarihin üzerinde, sıkıntı olduğunu bile söyleyebilirim.

Çocukluğumdan beri bayramları sevmem mesela, yorganın altından çıkasım gelmez, benim gibi bir adamla da evlenince, oh dedim tek ben değilmişim! Neyse çocuklara çaktırmayalım yeter 🙂

Dedim ya ŞAŞKIN BİR ŞEY’e  dönüşüyorum diye, o zaman beraber yeni yıl denince ne yapacağını bilmeyen bir penguen çizelim istedim.

Hem siz de görün kendinizin de rahatlıkla çizilebileceğini…

Aşama aşama çizerek durumu olduğu basitliğiyle size anlatmak istedim ki; ne kadar kolay daha rahat kavrayın. Önce alt kısmı daha tombul ve düz bir yumurta çiziyoruz. Sonra iki oval ayak ve bir yuvarlak göbek için… 3.Adımda kanatları iki dar yaprak olarak iki yana iliştiriyoruz. Kurşunkalemle başlayın, çünkü süslerken üzerine başka şeyler çizeceğiz. Yapışık iki yuvarlak göz yuvaları için ve gaga için üst kısmı hafif yuvarlatılmış bir havuç…

Şimdi en eğlenceli kısma geldik… “Yeni yıl geldi, verin bana çoşkuyu!” ifadesiyle ilk bulduğu çam ağacına sıkı sıkı sarılmış bir şaşkın penguenimiz var ! Kafasında bir geyik tacı ve her tarafına dolanmış ışıklar!

Ivır zıvır kutunuzdan bulduğunuz bir parça kurdeleniz de varsa, işte yeniyıl paketlerinizi yeme de yanında yat hale getirecek paket süsünüz çoktan bitti!

sevgiyle kalın…