sürekli yazışmalı mıyız?

Yakın bir zamana kadar ben de sürekli yazışıyordum, bu konuda -mış gibi yapamayacağım… sanki dünyayı kurtarıyormuşcasına, iki dakika geç okursam çok şey kaçıracakmışcasına… çoğumuz gibi…

Kendimi kontrol etmeyi öğreniyorum, çalışıyorum ve farkındalığım artıyor. “DİJİTAL EMZİĞİM”le arama mesafe koydum, deve kuşu gibi içine gömdüğüm kafamı gökyüzüne kaldırdım. Hepsi bir süreç, hepimizin bu emzikle yakınlaşmak için kendine göre gerekçeleri var, olacak…

Mesela ben evde küçük bir çocukla 3-4 saat aralıksız oyun oynamış, “neden”le başlayan yüzlerce soru cevaplamış, üstüne çalışmış bir halde akşamı iple çekmiş, o rahatlama anlarını elimdeki telefonla geçirmeyi farketmeden bir ritüel haline getimiştim, getirmişim… sonra okullu çocuklar, daha sakin bir düzenle birlikte, hem gereksinimim azaldı hem de üç paket çikolata yemişte susamış ve artık az yemeye karar vermiş gibi hissettim. iyi mi oldu, çok iyi oldu!

Önce meşhur whatsapp gruplarımı azalttım, çıktığım gruplardaki insanlar bazen hayatımdan çıktı, çünkü sanırım yaptığım ayıp bir şey olarak kabul edildi, belki ukalalık, belki saygısızlık… oysaki tek niyetim SADELEŞMEKti… Daha sade bir hayat, zaten televizyonsuzdum, dijital emziğimi de kontrollü kullanmaya başlayınca, 24 saatimin aslında daha fazla saat olduğunu anladım.

SAPIENS kitabında buna dair çok güzel iki paragraf var, şöyle diyor:

Klasik posta çağında insanlar yalnızca gerçekten söyleyecekleri önemli bir şey olduğunda mektup yazarlardı. Akıllarına gelen ilk şeyi yazmak yerine ne söylemek istediklerini ve bunu nasıl aktaracaklarını önceden dikkatli bir şekilde düşünürlerdi. Bunun sonucunda da, aynı şekilde düşünülmüş bir cevap almayı beklerlerdi …” 

Bense bir gün içinde düzinelerce e-posta alıyorum ve bunların hepsini hızlıca cevaplandırmam gerekiyor. Bu icatları yaparken zaman kazanacağımızı düşünüyorduk, ancak aslında günlerimizi daha endişeli ve kaygılı geçirmemize sebep olacak şekilde hayatın hızını normalin on katına çıkartmış olduk.”

HAYATIN HIZI  konusu ise olayın başka bir boyutu ve tabii ki İLETİŞİM GÖRGÜSÜ… Bir öğretmen gece saat 00.50’de okul sisteminden telefonuma ödev mesajı atabiliyor, sabah 4-5 tane maille uyanabiliyoruz (benim gibi gece çalışanları ayırarak yazıyorum, çünkü çalıştığım insanlara önceden mailleri gece atacağımı bildiriyorum.)

Sabah kalktığında işlenmemiş onca bilgiyle karşılaşan insan beyninin endişe ve kaygı ile çıldırması, önüne geleni azarlaması tuhaf mı? Bence tuhaf olan gece 00.50’de okul sistemine mesaj atmak ve buna bir tek benim delirmem… Peki, ne oldu da gece şu saatten sonra aranmaz durumu bu hale geldi?

ya da, bir adım ötesi…

Ne oldu da, birbirimize söyleyemediklerimizi sosyal medya üzerinden isimsiz laf sokarak söyler olduk? çok merak ediyorum acaba başka ülkelerde de, mesela almanlar almanlara, japonlar japonlara facebooktan laf çarpıyor mu?

hepinizi hasretle kucaklarım,

Artık laf bile çarpmaya gerek duymayan kafadaki ben 🙂