Üreten çocuk atölyesi 2

Üreten çocuk atölyelerine devam…

Saffran Cafe Üreten Çocuklar Atölyesi kapsamında çok eğlenceli ve eğitici bir projeniz var!

Kendi tablet torbamızı kendimiz hazırlıyoruz;
Sadece boyamayacağız…
Önce kurdeleyi nasıl geçireceğimizi öğreniyoruz,
Daha sonra İrmiklemusti’nin çizdiği deseni detaylandırıyoruz, balonları süslüyoruz, gökyüzünden kalpler, çiçekler yağdırıyoruz…
Sonra da beraberce boyuyoruz…

Boyarken ne mi öğreniyoruz?
Renkleri birbiriyle karıştırarak 3 renkten onlarca renk yaratmayı öğreniyoruz…
Tasarrufu,

azdan çoğu üretmeyi,

kendi işini kendin yapabilmeyi,

ama en önemlisi;

üretmenin kıymetini…

Hadi +5 yaş kuzunuzu kapıp gelin, çocuklarımız üretmenin insana verdiği hazla erken yaşça tanışsın diye…

 

 

sürekli yazışmalı mıyız?

Yakın bir zamana kadar ben de sürekli yazışıyordum, bu konuda -mış gibi yapamayacağım… sanki dünyayı kurtarıyormuşcasına, iki dakika geç okursam çok şey kaçıracakmışcasına… çoğumuz gibi…

Kendimi kontrol etmeyi öğreniyorum, çalışıyorum ve farkındalığım artıyor. “DİJİTAL EMZİĞİM”le arama mesafe koydum, deve kuşu gibi içine gömdüğüm kafamı gökyüzüne kaldırdım. Hepsi bir süreç, hepimizin bu emzikle yakınlaşmak için kendine göre gerekçeleri var, olacak…

Mesela ben evde küçük bir çocukla 3-4 saat aralıksız oyun oynamış, “neden”le başlayan yüzlerce soru cevaplamış, üstüne çalışmış bir halde akşamı iple çekmiş, o rahatlama anlarını elimdeki telefonla geçirmeyi farketmeden bir ritüel haline getimiştim, getirmişim… sonra okullu çocuklar, daha sakin bir düzenle birlikte, hem gereksinimim azaldı hem de üç paket çikolata yemişte susamış ve artık az yemeye karar vermiş gibi hissettim. iyi mi oldu, çok iyi oldu!

Önce meşhur whatsapp gruplarımı azalttım, çıktığım gruplardaki insanlar bazen hayatımdan çıktı, çünkü sanırım yaptığım ayıp bir şey olarak kabul edildi, belki ukalalık, belki saygısızlık… oysaki tek niyetim SADELEŞMEKti… Daha sade bir hayat, zaten televizyonsuzdum, dijital emziğimi de kontrollü kullanmaya başlayınca, 24 saatimin aslında daha fazla saat olduğunu anladım.

SAPIENS kitabında buna dair çok güzel iki paragraf var, şöyle diyor:

Klasik posta çağında insanlar yalnızca gerçekten söyleyecekleri önemli bir şey olduğunda mektup yazarlardı. Akıllarına gelen ilk şeyi yazmak yerine ne söylemek istediklerini ve bunu nasıl aktaracaklarını önceden dikkatli bir şekilde düşünürlerdi. Bunun sonucunda da, aynı şekilde düşünülmüş bir cevap almayı beklerlerdi …” 

Bense bir gün içinde düzinelerce e-posta alıyorum ve bunların hepsini hızlıca cevaplandırmam gerekiyor. Bu icatları yaparken zaman kazanacağımızı düşünüyorduk, ancak aslında günlerimizi daha endişeli ve kaygılı geçirmemize sebep olacak şekilde hayatın hızını normalin on katına çıkartmış olduk.”

HAYATIN HIZI  konusu ise olayın başka bir boyutu ve tabii ki İLETİŞİM GÖRGÜSÜ… Bir öğretmen gece saat 00.50’de okul sisteminden telefonuma ödev mesajı atabiliyor, sabah 4-5 tane maille uyanabiliyoruz (benim gibi gece çalışanları ayırarak yazıyorum, çünkü çalıştığım insanlara önceden mailleri gece atacağımı bildiriyorum.)

Sabah kalktığında işlenmemiş onca bilgiyle karşılaşan insan beyninin endişe ve kaygı ile çıldırması, önüne geleni azarlaması tuhaf mı? Bence tuhaf olan gece 00.50’de okul sistemine mesaj atmak ve buna bir tek benim delirmem… Peki, ne oldu da gece şu saatten sonra aranmaz durumu bu hale geldi?

ya da, bir adım ötesi…

Ne oldu da, birbirimize söyleyemediklerimizi sosyal medya üzerinden isimsiz laf sokarak söyler olduk? çok merak ediyorum acaba başka ülkelerde de, mesela almanlar almanlara, japonlar japonlara facebooktan laf çarpıyor mu?

hepinizi hasretle kucaklarım,

Artık laf bile çarpmaya gerek duymayan kafadaki ben 🙂

 

 

 

kısa tırnaklı kadınlar

Kısa hatta ojesiz tırnaklarla gezen kadınları da sevin…

Dış görünüşümüz nasıl bir insan olduğumuzla ilgili  sonsuz ipucu verir; kıyafetlerimiz, tercih ettiğimiz renkler, pullar payetler ya da bir başkasının yer bezi yapmam dediği t-shirtlerden başka bir şey giymemeler…

Kısa saçlılar, her gün fönlü gezebilenler, topuklu ayakkabı giymeden evden çıkmayanlar;

spor ayakkabısı ya da birkenstockları olmadan yaşayamayanlar…

Ben hiç dünya düzeninin kadın çerçevesinin içine oturamadım, genç kızken de, şimdi de… Hiç içimden gelmediğini itiraf etmeliyim, dünya düzeninin kadınlara dayattığı hiç bir şey üzerime oturmadı. (pırlantaya olan ilkel sevgim dışında ki; onu da kitaplara olan aşkımla alt ettiğimi düşünüyorum.)

 

Beni bir kenara bırakarak ve konuyu daraltarak tırnaklara indirgemek istiyorum…

Uzun tırnaklı kadın tembeldir, şöyledir böyledir demek istemeyeceğimi şimdiden netleştirelim,bu kadar ilkel bir insan kişisi değilim, zira hepimiz kendi tercihlerimizle var oluruz ve onlar öyle güzeller (yani çoğu) 

konu onlar değil, benim gibi kısa, ojesiz tırnaklı, kabul gören ‘kadın eli’ profilinin yanından teğet bile geçemeyenler…

Sahi niye böyleyim, böyleyiz? 

Aslında koyu renk ojeleri seviyorum, seviyorum da benim yaşam hızıma yetişememeleri aramızı bozuyor. 40’a 2 kala öğrendim ki; herkesi olduğu gibi kabul etmeyelim, geç kalmış olabilirim ama herkes her duyguya aynı zaman diliminde ulaşacak diye bir kanun olmadığını epeydir biliyoruz değil mi? Hoş zaten daha başaramadım da yaa, en azından hatamın farkına varasım geldi gibi, yani şeyy hımm, neyse…

Yani kendimi de olduğum gibi kabul ettim, her sabah makyaj yapan komşumu da… Artık sabah 8’de bile ana haber spikeri tadında full makyajlı günaydın diyen insanlarla dalga geçmeyeceğim, yani deniyorum… 

Peki kimdir kısa tırnaklı, ojesiz kadınlar?

Bir kere hızlıdırlar, iki üç işi aynı anda yapabilirler… bir şey yapmadan oturmayı beceremezler…Kimsenin onlardan bir beklentisi olmasa da onlar yapacak bir iş bulur, hiç bir şey yapmadan oturanları anlamakta ciddi güçlük çekerler… mesela vardır etrafınızda tv seyrederken örgü örer, metroda kitap okurlar… çünkü hayat kısa, zaman sınırlı, vakit dar, merak çoktur… o kadar yorulurlar ki bazen (O DA BAZEN) kuaföre gideleri gelir, sonra beklerler geçer ya da yerine uyuyabilirler ki çoğunlukla bunu tercih ederler…Elleri kullanma konusunda ustalaşırlar zamanla, kimisi yemek yapar, kimisi zanaatla uğraşır, kimisi tamir yapar ama hep yapar… işte kısa tırnaklı kadının sırrı budur:

Uzun tırnakla bu işleri yapamazsınız… cerrahlıkta yapamazsınız, kurabiye de yapamazsınız; şantiye de çamurla da boğuşamazsınız, dikişte dikemezsiniz…

Muhtemelen tırnakların beyaz, uzattığımız kısmının olma sebebi, kırdığımızda canımızın acımaması için böyle bir parçanın varlığının insana fayda sağlamasıdır. Derinden kestiğinizde hissettiğiniz acıyı tırnağınız her kırıldığında hissetseydiniz, hayat nasıl olurdu bir düşünün…

Oje ise tamamen bu kadınların her gün bunları yenilemekle uğraşamamaları sonucu günlerce yarısı çıkmış gezmemek adına sürmedikleri için yok… Gerçi artık kalıcıları var(mış) fakat bu cins homo sapiens kadını kuaförle zayıf ilişki içinde olduğu için konuya uzak kalmıştır…

 Madem blog yepyeni bir hal aldı, yazıyla kutlayayım derken, ellerimi görünce laf biraz uzadı…

Sahi sizin elleriniz hangisinden? Siz kimsiniz?

Kısa tırnaklı, spor ayakkabılı kadınları sevin…Değişemiyorlar ve değişmeleri fizyolojik olarak mümkün değil 😉 hoş sevmesiniz de çok da şey etmiyor onlar…

Süreyya operası ve kendini prenses gibi hisseden Irmak

Her haltı beceren ben,

Blog yazma işi niye bu kadar karmaşık geliyorsa çözemedim…Sanırım tüm bilinmeyenleri gözümde kartopu gibi büyütüp büyütüp kendimi frenliyorum…Oysa yemekçi Fatma teyze açmış blogunu çatır çatır sigara böreği tarifi veriyor!

mimarım la ben, en SgLisinden !

Geleyim mevzuya,zira az önce etiketle yapmaya çalışırken yanlışlıkla sildiğim postu tekrar toparlamaya çalışıyorum, gerildim :)))

Efendim İrmik ile ben bugün Süreyya Operasındaydık… Uzuuun zamandır peşinde koştuğum o biletlere sonunda kavuşmuştum , zafer kazanmış komutan gibi büyük bir gururla gittim…

Temsiller tüm salon dolu oynanıyor , son derece mutluluk verici…

Özellikle loca bileti almıştım, iyi de yapmışım ; locanın kapısını açtığımda İrmik’in yüzündeki şaşkın mutluluk görülmeye değerdi.

“Anne Richie Rİch’in evi gibi”

Gerçekten büyülü , küçük tabi, ne diyelim Akm polis karakolu olunca koca İstanbul’da dob için mekan kalmadı.

Kuklacı Müzikali enfesti… sanatçıların muhteşem sesi, kurdukları bağ, dekor,ışık çok güzel…

Özel tiyatroların bağıra çığıra oynayan bence çoğu keyifsiz, dekorları kıt oyunlarından sonra bu güzellik ikimize de iyi geldi.

Fındıkkıran için çabam sürecek…

Bu arada cafe’de çubuk kraker yerine ekler-limonata ikilisini görünce (temiz ve özenliydik ama) daha şık giyinseydik keşke dedim… Sonra da aşağı sıralarda dizleri çıkmış eşofman ve pis tshirtle gezinen tuhaf bir seyirciyi gördüm ona bağırmak istedim, neyse ki iç sesimi 35 yaşında zaman zaman da olsa kontrol edebiliyorum 🙂

Çok güzeldi…

Bütün anneler demeyeceğim, artık kendimi yormuyorum, bağzı benim gibi anneler ; mücadele edin biletleri kapın… Sanat ruhu besliyo ya işte ondan …

Ps: biletler 8 tl , geçen ay gittiğim ve bir çuval para verdiğim berbat madagaskar göstetisini hatırladım,içim sızladı 🙁